Nasrettin Hoca’nın “Ye kürküm ye” fıkrasından hareket eden Irgatoğlu, makam ve yetkinin zamanla kişinin kimliğinin önüne geçebileceğine dikkat çekerek, sendikal gücün bir tehdit veya üstünlük aracı değil, çalışanların haklarını korumak için kullanılması gerektiğini vurguladı.
“İçerdeki Kürk” Başlığıyla Güç ve Yetkiyi Ele Aldı
Mustafa Irgatoğlu, “Pazartesi Konuşmaları – 25” kapsamında kaleme aldığı “İçerdeki Kürk” başlıklı yazısında, insanların sahip oldukları güç alanlarıyla kurdukları ilişkiyi değerlendirdi.
Yazısına Nasrettin Hoca’nın günlük kıyafetleriyle gittiği davette ilgi görmemesi, kürkünü giyerek geri döndüğünde ise kendisine gösterilen ilginin değişmesini anlatan bilinen fıkrayla başlayan Irgatoğlu, hikâyenin yalnızca insanların dış görünüşe verdiği değeri anlatmadığını ifade etti.
Irgatoğlu’na göre fıkranın üzerinde düşünülmesi gereken bir başka yönü daha bulunuyor. İnsan zaman içerisinde sahip olduğu makamı, unvanı, çevreyi veya yetkiyi kişiliğinin bir parçası olarak görmeye başlayabiliyor.
“Zırhı Kendimiz Zannetmeye Başlayabiliriz”
Makam, unvan, yetki ve kişinin arkasındaki toplumsal veya kurumsal desteği bir çeşit “zırh” olarak tanımlayan Irgatoğlu, asıl sorunun bu zırhın varlığından değil, kişinin kendisini zırhla özdeşleştirmesinden kaynaklandığını savundu.
Zırhın insanı koruyan bir araç olabileceğini belirten Irgatoğlu, kişinin zamanla bu gücü kendi kimliği olarak görmeye başlamasının davranışlarını da değiştirebileceğini ifade etti.
Bu durumun kişinin insanlarla kurduğu ilişkiye yansıyabileceğini kaydeden Irgatoğlu, güç hissinin zaman içerisinde kişide daha cesur, daha güçlü ve hatta dokunulmaz olduğu düşüncesini oluşturabileceğine dikkat çekti.
Trafikten Örnek Verdi
Irgatoğlu, güç ve güvenli alan arasındaki ilişkiyi günlük hayattan bir örnekle de anlattı.
Bazı insanların araç içerisindeyken daha öfkeli veya saldırgan davranabilmesini, otomobilin oluşturduğu korunaklı alanla ilişkilendiren Irgatoğlu, kişinin karşısındaki insanla arasına fiziksel bir mesafe girdiğinde normal şartlarda göstermeyeceği davranışları sergileyebileceğini ifade etti.
Bu örnek üzerinden kurumsal veya sosyal gücün de insanlar üzerinde benzer bir etki oluşturabileceğine işaret etti.
Sendikal Gücün Kullanımına Eleştiri
Yazının önemli bölümlerinden birini sendikacılık ve güç ilişkisine ayıran Irgatoğlu, sendikanın çalışan açısından koruyucu bir alan oluşturduğunu belirtti.
Sendikaların haksızlığa uğrayan çalışanların yanında durmak, haklarını savunmak, hukukunu korumak ve üyelerine sosyal, akademik ve mesleki imkânlar sunmak amacıyla var olduğunu ifade eden Irgatoğlu, bu gücün yanlış kullanılması durumunda ise sendikacılığın amacından uzaklaşabileceğini savundu.
Sendikal kimliğin kişisel bir güç aracına dönüştürülmemesi gerektiğini vurgulayan Irgatoğlu, sendikanın karşıdaki kişilere yönelik bir “silah” gibi kullanılmasının önemli bir hata olduğunu belirtti.
“Kararlı Olmakla Kaba Olmak Aynı Şey Değildir”
Irgatoğlu, sendikacıların haksızlık karşısında sessiz kalmaması gerektiğini ancak hak arama yöntemi ile saldırgan tutum arasında net bir ayrım bulunduğunu ifade etti.
Sendikacının gerektiğinde yanlışa “yanlış” demesi gerektiğini belirten Irgatoğlu, kararlılığın kabalıkla, güçlü olmanın tehditkâr davranmakla ve hak aramanın üstünlük kurmaya çalışmakla karıştırılmaması gerektiğini kaydetti.
Örgütlü olmanın beraberinde güç getirdiğine işaret eden Irgatoğlu, asıl önemli olanın bu gücün doğru şekilde kullanılması olduğunu vurguladı.
İdare ve Kamu Otoritesine de Aynı Uyarı
Irgatoğlu, güç kullanımına ilişkin eleştirisinin yalnızca sendikal yapılarla sınırlı olmadığını da belirtti.
İdarelerin, işverenlerin ve kamu otoritesinin de sahip oldukları yetkiyi zaman zaman kurumsal bir zırha dönüştürebileceğini ifade eden Irgatoğlu, tarafların birbirlerinin yanlış yöntemlerini benimsemesinin sorunları büyütebileceğini dile getirdi.
Bir tarafın kendi yetkisini sorgulanamaz görmesi, diğer tarafın ise buna aynı sertlikte bir güç gösterisiyle karşılık vermesi durumunda sağlıklı iletişimin zarar görebileceğine dikkat çekti.
Makam Gidiyor, Güç Alışkanlığı Kalabiliyor
Yazısında makam ve unvanların geçiciliğine de değinen Irgatoğlu, insanların sahip oldukları güç alanını kaybettikten sonra başka bir güç alanı arayabileceğini ifade etti.
Irgatoğlu’nun kullandığı “kürk” benzetmesinde dikkat çektiği bir başka nokta ise makam veya yetki ortadan kalkmasına rağmen kişinin davranışlarının değişmemesi oldu.
Kişinin artık eski güce sahip olmadığı halde hâlâ aynı yetkiye sahipmiş gibi konuşmaya ve davranmaya devam edebileceğini belirten Irgatoğlu, insanın gerçek kimliğinin de tam olarak bu noktada ortaya çıktığını savundu.
“İnsanın Gerçek Kimliği Kürk Çıktığında Ortaya Çıkar”
Sağlık-Sen Genel Başkan Yardımcısı, kişinin yalnızca yetki sahibiyken nasıl davrandığının değil, o yetki sona erdiğinde nasıl bir tutum sergilediğinin de önemli olduğunu belirtti.
Bir teşkilatın sorumluluğunu taşırken gösterilen davranışlarla, kişinin arkasındaki kurumsal güç ortadan kalktıktan sonraki davranışlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Irgatoğlu’na göre temel mesele sürekli yeni bir “zırh” veya yeni bir güç alanı bulmak değil, sahip olunan gücün belirlenen amaçlara hizmet eden bir araç olarak kalmasını sağlayabilmek.
Kurumların Oluşturduğu Baskıya da Dikkat Çekti
Irgatoğlu, insanların değişmesinin yalnızca kişisel özelliklerle açıklanamayacağını, içerisinde bulundukları kurumsal yapıların da davranışlar üzerinde etkili olabileceğini belirtti.
Temsil sorumluluğu, rekabet, artan beklentiler, çözüm bekleyen sorunlar ve bunların oluşturduğu baskının yöneticileri veya temsilcileri daha fazla güç toplamaya yöneltebileceğini ifade etti.
Bu şartlarda kişinin yalnızca kendi makamını değil, temsil ettiği kurumu koruduğunu düşünerek daha kalın bir “zırh” oluşturabileceğini kaydetti.
Çözüm Olarak Denetim ve İç Disiplini Gösterdi
“Peki, kürkün insanı değiştirmesini nasıl engelleriz?” sorusunu gündeme getiren Irgatoğlu, çözümün yalnızca kişisel iyi niyete bırakılamayacağını savundu.
Gücün bulunduğu yapılarda denetim, iç disiplin ve farklı görüşlere açık olmanın önemine dikkat çekti.
Denetimin gücü zayıflatan değil, yetki sahibine taşıdığı sorumluluğu hatırlatan bir mekanizma olduğunu belirten Irgatoğlu, sınırları belirlenmiş ve denetlenebilir gücün yozlaşmaya karşı daha korunaklı olacağını ifade etti.
“Herkes Aynı Şeyi Söylüyorsa Birlikten Çok Sessizlik Vardır”
Yazının dikkat çeken mesajlarından biri de kurum içerisindeki farklı görüşlere ilişkin oldu.
Irgatoğlu, bir kurumda herkesin aynı şeyi söylemesinin her zaman güçlü bir birlik anlamına gelmeyeceğini belirterek, farklı düşüncelerin ortak amaç çerçevesinde ifade edilebilmesinin önemini vurguladı.
Gerçek birlik anlayışının herkesin aynı düşündüğü bir yapıdan ziyade, farklı görüşlerin konuşulabildiği bir ortamda ortaya çıkacağını savundu.
Genel kurul, denetleme kurulları ve disiplin kurullarının da kurumsal gücün sınırlarının korunmasında önemli sorumluluk taşıdığına işaret etti.
Irgatoğlu: Değer, Makamdan Değil Geriye Kalan Kişiden Anlaşılır
Mustafa Irgatoğlu, yazısının sonunda makam, yetki ve unvanların insanın asıl kimliğinin önüne geçmemesi gerektiği mesajını verdi.
İnsanı koruması gereken en değerli “zırhın”, kişiyi sorumluluğunu ve kendisine verilen emaneti unutmaktan koruyan değerler olduğunu ifade eden Irgatoğlu, insanın değerinin sahip olduğu makam veya güçten ziyade, bunlar ortadan kalktığında geriye kalan kişilikle anlaşılacağını belirtti.
Irgatoğlu, yazısını güç sahibi olunan dönemle güçten uzaklaşılan dönem arasında kişiliğin korunmasının önemine dikkat çekerek tamamladı. Yazının temel mesajı ise sendikalardan kamu idarelerine kadar yetki sahibi bütün yapılarda gücün bir amaç değil, sorumluluk çerçevesinde kullanılması gereken bir araç olması gerektiği üzerine kuruldu.
Pazartesi Konuşmaları – 25
İçerdeki Kürk
Bazen fıkralarla konuşmak güzeldir. Zira fıkralar kısa, basit ve anlaşılır metinlerdir. Bu bakımdan birçoğumuzun bildiği bir fıkrayla başlayalım.
Nasrettin Hoca bir gün davet edildiği yemeğe günlük kıyafetleriyle gider. Etrafında allı pullu kıyafetleriyle gelenlere ilgi gösterilirken, Hoca’ya ilgi yoktur. Hoca güzel bir kürk giyip gelince, insanların kendisine gösterdiği ilgi birden değişir. Sofraya oturur ve yemeği kürkünün cebine doldurmaya başlar.
“Hocam, ne yapıyorsun?” diye sorarlar.
Hoca cevap verir: “Ye kürküm, ye…”
Hoca, kişinin kendisine değil, üzerindeki kürke değer verilmesini eleştiriyor. Fakat kanaatimce bu fıkranın düşündürücü başka bir tarafı daha vardır: İnsan zamanla üzerindeki kürkü o kadar benimser ki, artık kürk kendisini tanımlayan bir güce dönüşür. Bu güç kimi zaman makamdır, kimi zaman unvan, çevre, yetki veya arkasındaki kalabalık… Böyle bir yaklaşım söz konusu olduğunda kişi aslında kendisine, kendisini koruması için bir zırh seçmiştir.
Zırh kötü bir şey değildir elbette. Fakat burada karşılaştığımız sorun, bazı zamanlarda zırhı kendimiz zannetmeye başlamamızdadır. Bir defa böyle düşünmeye başladık mı, artık zırh bizi korumakla kalmaz, bir süre sonra yürüyüşümüzü değiştirir. İnsanlarla ilişkimiz farklılaşır. Kendimizi daha güçlü, daha cesur, hatta daha dokunulmaz hissetmeye başlarız. Tehlike de buradadır. Çünkü insan, artık sadece zırh giymiş değildir. Kendisinden de uzaklaşmaya başlamıştır.
Bunun sıradan bir örneği de trafikte karşımıza çıkar. Arabanın içerisinde bazı insanların neden bu kadar sinirli ve saldırgan olduğunu düşünürüz. Elbette bunun trafik, stres ve zaman baskısı gibi birçok sebebi vardır. Ama sanki insan, arabanın içerisinde kendisini daha korunaklı hissettiği için bir başka cesurdur. Ne de olsa etrafında bir kabin, karşısındaki insanla arasında da bir mesafe vardır. Ve insan bu güvenli alandan aldığı cesaretle camı açıp bağırır, korna çalar ve belki de tartışmaya girmekten bile çekinmez.
Sendikacılıkta da benzer sorunlar vardır. Çalışan için aynı korunaklı alan sendikal zemindir. Sendika haksızlığa uğrayanın yanında durmak, hakkını aramak, hukukunu korumak, sosyal, akademik ve mesleki imkânlar sunmak için vardır. Ama aynı zamanda bir insanın üzerinde taşıdığı kişisel bir zırha da dönüşebilir. Sendikayı karşımızdakilere karşı bir silah gibi kullanmak, çoğumuzun sıklıkla kaçınamadığı bir yanlıştır. İşte böyle zamanlarda hak aramanın yerini ahkâm kesmek, meydan okumak, karşısındakini küçümsemek alabilir. Ve bu durumda da sendikacılık, kendi anlamından uzaklaşır.
Sendikacı elbette haksızlığın karşısında duracaktır. Yanlışa yanlış diyecektir. Ama bu saldırgan olmak demek değildir. Kararlı olmakla kaba olmak aynı şey değildir. Güçlü olmakla tehditkâr olmak aynı şey değildir. Hakkını aramakla racon kesmek aynı şey değildir. Örgütlü olmak güçlü olmaktır fakat güçlü olmak da gücünü doğru kullanmaktır.
Öte yandan gücün zırh olarak kullanılması yalnızca tek taraflı bir mesele değildir. İdare de, işveren de, kamu otoritesi de aynı şekilde kendi gücünü korumak için kurumsal bir zırha bürünebilir. Hâl böyle olunca muhataplar da bazen aynı hatayı tekrarlar ve yetki yanılsaması yaşarlar. Biri yetkisini sorgulanamaz görürken diğeri buna karşı çıkmak yerine aynı dili ve aynı refleksi benimser.
Bütün bunların arasında hayat bize şunu gösterir: gücün tadına vardığımızda bazen gücü istismar ederiz. Üstelik birçoğumuz üzerindeki kürkü kaybettiğinde hemen yeni bir kürk aramaya bile başlar. Yeni bir makam, yeni bir güç alanı… Yeter ki o güç duygusu yeniden gelsin.
Ama daha ilginç olanı vardır: İnsan bazen üzerindeki kürkün çıkarıldığını dahi unutabilir; hâlâ kürkü üzerindeymiş gibi yürümeye devam edebilir. Konuşur, yazar, suçlar… Kırk gün geçer anlamaz, kırk ay geçer yine anlamaz ve belki de kırk yıl geçse de anlamayacaktır bu gerçeği. Kürk üzerinden çıkmıştır ama o, kürkün içinden çıkmayı unutmuştur.
İşte insanın gerçek kimliği tam burada ortaya çıkar. Kürk giyildiğinde de, çıkarıldığında da kim olduğumuz önemlidir. Zırhı neden giydiğimiz, zırh çıkarıldığında nasıl konuştuğumuz; bir teşkilatın emanetini korurken ne yaptığımız ve arkamızdaki güç çekildiğinde insanlara nasıl davrandığımız bizi anlatır. Bu yüzden mesele, hayat boyunca yeni bir zırh bulmak değildir. Mesele, zırhın bir araç olarak maksada hizmet ettiğinden emin olmak ve zırhı üzerimizden çıkardığımızda da kim olduğumuzu unutmamaktır.
Asıl mesele sadece insanın kendisiyle ilgili de değildir. İnsanı değiştiren şey bazen de içinde bulunduğu yapının kendisidir. Belki de bu ince detayı fark etmemiz gerekiyor. Omuzlarda bir yük varsa, beraberinde rekabet de vardır. Temsil etme sorumluluğu vardır. Sürekli artan beklenti vardır. Çözülmesi gereken sorunlar ve bunların oluşturduğu baskılar vardır. Bazen bu yük, insanı daha fazla güç toplamaya; daha fazla görünür olmaya; daha fazla alan kontrol etmeye; kendisini ve temsil ettiği yapıyı sürekli koruma ihtiyacı hissetmeye itebilir. İşte “kürk” tam da böyle bir ortamda kalınlaşır. İnsan sadece makamını değil, temsil ettiği kurumu da koruduğunu düşünerek yeni bir zırh oluşturur.
Peki, kürkün insanı değiştirmesini nasıl engelleriz?
Bunu niyetle birlikte, kurumun kendisiyle sınırlayabiliriz. Bir yerde güç varsa, o gücün denetlenmesi, disipline edilmesi ve farklı görüşlere açık olması gerekir. Denetim gücü zayıflatmaz; tam tersine, taşıdığı emaneti ve sorumluluğu hatırlatır. Çünkü denetlenen güç, sınırlarını bilir; sınırlarını bilirse de yozlaşmaktan korunur. İç disiplin de kişileri ve ortak değerleri koruyan mekanizmanın önemli bir parçasıdır. Öte yandan bir kurumda herkes aynı şeyi söylüyorsa, orada birlikten çok sessizlik vardır. Oysa gerçek birlik, herkesin aynı düşündüğü yerde değil; farklı düşüncelerin aynı ortak amaç etrafında konuşabildiği yerde oluşur. Genel kurulun, denetleme ve disiplin kurullarının bir görevi de bu sınırı işletmektir.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
İnsanın üzerinde taşıdığı en kıymetli zırh, insanı kendini kaybetmekten, kirlenmekten, sorumluluğu ve emaneti unutmaktan koruyan zırhtır. Ve insanın değeri, üzerindeki kürkten değil; kürk çıktığında geriye kalan kişiden anlaşılır.
Asıl mesele, kürk üzerimizdeyken de, kürkü çıkardığımızda da her yeni güne kendimiz olarak doğabilmektir.





