Yazıda, insanın verdiği sözün yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına karşı da bir yükümlülük taşıdığı vurgulandı.
“Sorumluluk, insanın kendine verdiği hesaptır”
Metinde, sorumluluğun yalnızca başkalarına verilen bir cevap olmadığı, aynı zamanda kişinin kendi vicdanında verdiği bir hesap olduğu ifade edildi. Hazırlıksız eylemlerin gürültüye, sorumluluk taşımayan sözlerin ise kalabalığa dönüştüğü belirtilerek, samimiyet ve yük alma bilincinin önemi öne çıkarıldı.
Birlikte omuzlama mesajı
Yazıda, yükü başkalarına devretmek yerine birlikte taşımak gerektiği yönünde bir mesaj verildi. Bu yaklaşımın, ortak sorumluluk anlayışını ve dayanışma ruhunu güçlendirdiği kaydedildi.
Dördüncü yazı yayımlandı
“Pazartesi Konuşmaları” başlığıyla yayımlanan serinin dördüncü yazısına internet sitesi üzerinden erişilebildiği belirtilirken, okuyucular yeni içeriği okumaya davet edildi.
Sorumluluk – Bağın Yükü, Yetkinin Hakikati
“Bir söz söyledin mi, artık o söz seni taşır.”
Konuşmadan önce düşünmeyi hatırlatan bu söz; hayatın en sade ama en ağır hakikatlerinden biridir. İnsan çoğu zaman sadece konuştuğunu zanneder; oysa söylediği söz, kurduğu bağ ve yüklendiği sorumluluk, bir süre sonra onu taşımaya başlar. Çünkü söz, yalnızca bir ifade değil; aynı zamanda bir mesuliyet ilanıdır.
Geçtiğimiz haftalarda sınırdan, beklentiden ve sahada kurulan bağdan söz ettik. Şimdi gönülden gönüle uzanan o görünmez ama sarsılmaz köprünün diğer yüzüne bakıyoruz: Sorumluluğa.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” buyuruyor.
Hadiste belirtilen ölçü bize ilk etapta açık bir hakikati hatırlatıyor: İnsan, hayatın hiçbir anında sorumluluktan azade değildir. Dolayısıyla aksiyon almalı, hakkı dile getirmelidir. Tepkisizlik tarafsızlık değildir; sorumluluktan kaçıştır. Çünkü sorumluluk, harekete geçmeyi gerekli kılar. Harekete geçmek ise bilinçli bir tercihtir. Eliyle, diliyle ya da kalbiyle tavır koymaktır. Bu tavır, sıradan bir refleks değil; bir duruş, bir ahlaki yükümlülüktür.
İşte tam da bu noktada bağ, yetki ve sorumluluk birbirine eklemlenir.
İnsan bağ kurar. Kurulan bağ bir hukukun başlangıcıdır. Her hukukun bir sorumluluğu vardır ve o sorumluluğun karşılığı yetkidir.
Yetki; bir güven beyanı olarak ağır bir emanettir. Ve emanet ancak kendini yetiştiren omuzlarda taşınabilir. Yetkinin hakikati; emanetin sorumluluğunu hakkıyla taşıyabilenlerin, yani kendini taşımayı bilenlerin yürüyüşüdür.
Sorumluluğu taşıyabilmek için önce kendini taşıyabilmelisin.
Çünkü sorumluluk; yalnızca dış dünyaya verilen bir cevap değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında verdiği bir hesaptır.
Sendikal mücadelede de hakikat budur.
Mesele sadece sahaya çıkmak, görünmek, konuşmak, koşuşturmak değildir. Mesele; sahaya çıkarken doğru düşünmek; neyi, ne zaman ve neden yaptığını bilmektir.
Bugün hız ve haz üzerine kurulmuş bir çağda yaşıyoruz. Çoğu zaman eylem adı altında sürekli bir koşu hâli yüceltiliyor. Koşuyoruz ama nereye? Alkışlandıkça eksiliyoruz; peki neden? Çünkü koşan ama kendine uğramayan bir varlık bir süre sonra tükenir. Derinlik kaybeder. İstikametinden uzaklaşır. Ve en sonunda taşıdığı sorumluluğun ağırlığı altında ezilir.
Gerçek sorumluluk; kuru bir gürültüyü ya da kör bir koşuyu değil, dirayetli yürüyebilmeyi gerektirir.
Durup düşünebilmek…
Etrafı gözlemleyebilmek…
Kendine zaman ayırabilmek…
İşte bunlar yürüyüşün asli parçalarıdır.
Zira düşünmek, gözlemlemek ve kendine zaman ayırmak bir boşluk değil; kendini taşıma ve emanete sahip çıkma sürecidir.
Bununla birlikte göz ardı edilen bir gerçek daha vardır: Sorumluluğun paylaşımı, çoğu zaman bir ilke olarak savunulsa da pratikte ya dar bir kadronun sırtına bırakılmakta ya da herkesin birbirine devrettiği bir boşluğa dönüşmektedir. “Herkes sorumlu” denildiği yerde ya da “Nasıl olsa biri yapıyor” denildiğinde çoğu zaman kimse sorumluluk almaz. Bu da teşkilatı, birkaç kişinin yorulduğu, geri kalanların ise alıştığı bir düzene mahkûm eder. Oysa sorumluluğun paylaşılması; yükü başkasına devretmek değil, herkesin bulunduğu yerde yükün altına girmesidir. Paylaşılmayan yük zamanla gücü aşındırır, bağı gevşetir ve iddiayı içten içe zayıflatır. Bu nedenle yalnızca emaneti konuşmak yetmez; onu gerçekten üstlenmek ve birlikte taşımak gerekir.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
Sahada kurulan bağ, ancak sorumluluk duygusuyla devam eder.
Sorumluluğu taşımanın yolu kendini taşımaktan geçer.
Sorumluluğunu birlikte, paylaşarak ve hakkıyla taşıyan bir teşkilat; yalnızca insanların yanında durmaz, onların yükünü hafifletir, sözünü güçlendirir ve gördüğü yanlışı değiştirme cesaretini gösterir.
Çünkü gerçek sorumluluk; sadece harekete geçmek değil, o harekete hazır olmaktır.
Hazır olmayanın eylemi gürültüdür.
Sorumluluk taşımayan ise ne eliyle, ne diliyle, ne de kalbiyle hiçbir şeyi değiştiremez. Çünkü yürüyüşe talip olmayan, koşarak tükenmeye mahkumdur.
Ve unutulmamalıdır ki:
Sorumluluk taşımayanın sözü kalabalık yapar, ama karşılık üretmez.
Karşılığı olmayan her söz ise, bir gün sahibini taşımaya başlar.