Başkan Uğur, 14 Mart Tıp Bayramı'nda sistemin yaşadığı sorunları ele alarak uyarılarda bulundu: "Siyasi iktidar, Atatürk döneminde uygulamaya konulan kamucu, halkçı ve ulusal sağlık sistemi modelini tamamen ortadan kaldırdı. Sağlık çalışanlarının çalışma koşulları nedeniyle istifa ettiğini görüyoruz."

"Hekimlerin sistemden kaçırılması ve yeni mezunların zorluklar nedeniyle sisteme dahil olmamasıyla sağlık sistemi tıkanma noktasına geldi. En az 150 bin hekim ve yaklaşık 600 bin hemşireyi sisteme dahil etmeliyiz" diye ekledi.

Uğur'a sorulan bir diğer soru ise Türkiye'deki sağlık emekçilerinin karşılaştığı en kritik sorunun ne olduğuyla ilgiliydi. Uğur, "Sağlık emekçilerinin en büyük problemi sağlıkta şiddet" dedi ve devamında, "Sağlık Bakanlığı, sağlık çalışanlarının can güvenliğini sağlayamıyor. Şiddet, sağlık çalışanlarının motivasyonunu tüketiyor. Bu şekilde devam ederse, sağlık hizmeti verebilecek sağlık çalışanı kalmayacaktır" şeklinde konuştu.

Şiddetin önlenmesi konusunda Uğur, siyasi iktidarın halkı kin ve nefrete sürükleyen söylemlerine son vermesi gerektiğini belirtti. Ayrıca, sağlık kurumlarının yöneticilerinin sağlık personelinin mesleki itibarlarını korumak için kararlılıkla hareket etmesi gerektiğini vurguladı.

Sağlıkta şiddetin azalması için farkındalık oluşturulmalı, sağlık okuryazarlığı arttırılmalı. Halkımızın tüm zorluklarına rağmen sağlık hizmetlerinin sağlık emekçilerinin yoğun gayreti ve fedakarlığı ile yürütülmeye çalışıldığına yönelik bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi gerekli. Bugün yurttaşların bulamadığı doktorun, bulamadığı-bulsa bile alamadığı ilacın, yaptıramadığı tahlilin olamadığı ameliyatın sorumlusu sağlık çalışanları değildir.

Şiddeti önlemeye yönelik güvenlik önlemlerini artırılmalı. Risk barındıran ancak güvenlik koşullarının yok denecek kadar az olduğu başta Aile Sağlık Merkezleri olmak üzere bağımsız hizmet noktalarında yaşanan saldırılarda güvenlik güçlerinin hızla ve derhal olay yerine ulaşmalarını sağlayacak teknolojik önlemleri alınmalı. Aile Hekimlikleri de dahil tüm sağlık kurum ve kuruluşlarında güvenlik görevlisinin yeterli sayıda istihdamı sağlanmalı. Çalışan X-Ray cihazları kurulmalı başında güvenlik görevlisi bulundurulmalı.

 Sağlık çalışanları caydırıcı ceza hükümleri içeren kanun maddeleri ihdas edilmesini yıllardır bekleniyor. İhdas edilen Kanun maddeleri, “sağlıkta şiddetin” önlenmesi bakımından yetersiz, “caydırıcılık” unsuru sağlamıyor. Fakat kamuoyu nezdinde, “çıkarılan yeni düzenlemelerle” sağlıkta şiddetin önlendiği hususunda algı yaratılmaya çalışılıyor. Sağlıkta etkin ve uygulanabilir Sağlıkta Şiddet ile Mücadele Yasası bir an önce çıkarılmalı. Sağlıkta şiddet uygulayan şahıslar derhal tutuklanmalı ve tutuklu olarak yargılanmalarını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalı. Şiddet uygulayan şahıslara verilecek sağlık hizmetlerinde sınırlamalara gidilmeli. Sağlık çalışanlarına şiddet uyguladığı için ceza alanların, sosyal güvenlik hizmetlerinden belirli süre faydalanması engellenmeli.

Hasta ve hasta yakınlarının hastalarının sağlık durumlarına yönelik düzenli bilgilendirildiği teknolojik düzenlemeler hayata geçirilmeli.

– Sağlıkta torpil ve mobbing durumu nedir, sağlıkçılar liyakatli yöneticilerle çalışabiliyor mu?

Bütün kamu kurumlarında olduğu gibi sağlık hizmeti veren kamu kurum ve kuruluşlarında da maalesef bugün liyakatli yönetici sayısı çok az. Mevcut idarecilerin birçoğu sarı sendikaların üyesi. Bir kısım idareci ise iktidarı ya da ortağı partiye yakın isimlerden oluşuyor. Hal böyle olunca da bu liyakat yoksunu kişiler, koltuklarını koruyabilmek, kendilerini o koltuklarda oturmalarını sağlayanlara şirin gözükebilmek için kendi sendikalarına üye olmayanlar üzerinde baskı ve mobbingleri arttırarak devam ettiriyor. Bu baskılar kendi sendikalarına üye olmaya zorlamaktan tutun da görev tanımı dışında çalıştırma, görev yeri değişikliği, geçici görevlendirmeler, resen atamalara kadar gidebiliyor.

İdareciler, görevlerini kötüye kullanıp, kendilerine verilen yetkinin sınırsız olduğunu düşünerek, hukuka ve yasal düzenlemelere aykırı idari işlemlere imza atıyor ve her seferinde karşılarında Genel Sağlık-İş ‘i buluyor.

– Sağlığa erişimde eşitlik var mı, eşitliğin sağlanamamasındaki en büyük engel nedir?

AK Parti’nin uygulamaya koyduğu Sağlıkta Dönüşüm Projesi ile birlikte sağlık hizmetleri ticarileştirildi. Sağlık sisteminde sosyal devlet anlayışından uzaklaşıldı, parası olanın sağlık hizmeti aldığı bir sistem dayatıldı. Siyasi iktidar, Atatürk’ün genç cumhuriyetin koşullarına rağmen başlattığı ve uygulamaya koyduğu kamucu, halkçı ve ulusal sağlık sistemi modelini tamamen ortadan kaldırdı. Uluslararası sermaye ve piyasa koşullarına terk edilmiş sağlık sistemi uygulanıyor. Bugün başta sağlıkta şiddet olmak üzere, zorlu ve kötü çalışma koşulları nedeniyle sağlık çalışanları istifa ediyor, emekli oluyor. Yeterli sayıda sağlık personelinin ataması yapılmıyor. Bu nedenle sağlık hizmeti sunan kamu kurum ve kuruluşlarında çalışacak sağlık emekçisi sayısının yetersizliği hizmet sunumunda aksamalara neden oluyor.

- Söz konusu eşitsizlik nasıl giderilebilir?

Örneğin doktor bulundu, randevu alındı; döviz kuru karşısında Türk lirasının değer kaybetmesiyle kurumlarda bazı tetkikler bazı ameliyatlar tıbbi malzemeye erişim güçleştiği için yapılamaz hale geldi. Döviz kurunun yüksek olması ilaç tedarikinde de sorunlara neden oluyor, ilaç yokluğu ciddi boyutlara ulaşarak krize dönüşüyor.

‘SAĞLIKTA EŞİTLİK ESASTIR’

Sağlıkta eşitlik esastır. Tüm bireylerin sağlık hizmetine eşit erişimi sağlanmalı. Yurdumuzda Edirne’de yaşayan da Hakkari’de yaşayan yurttaşımız da eşit, ücretsiz, ulaşılabilir ve nitelikli sağlık hizmeti almak hakkına sahiptir.  Siyasi iktidar sağlık hizmetlerini piyasa koşullarına terk eden sağlıkta dönüşüm programına bir an önce son vermeli, ihtiyacı olan herkesin ulaşılabilir, nitelikli ve ücretsiz sağlık hizmeti almasını sağlamalı.

- Tüm dünya bir pandemi dönemi geçirdi. Türkiye’nin bu süreçten aldığı en önemli ders ne oldu?

Pandemiye çok hazırlıksız yakalanıldı, siyasi iktidarın liyakat sahibi olmayan bürokratları süreci yönetemedi. Pandemi sürecinde başarı, sağlık emekçilerinin yoğun ve özverili çalışmaları sayesinde elde edildi.  Öncelikle pandemi sonrası yapılması gereken hıfzıssıhhaların tekrar açılması, yerli aşı çalışmalarının sağlanması olmalıyken hala en basit aşı ve ilaç için dışa bağımlı haldeyiz.

‘YENİ BİR PANDEMİYİ KALDIRACAK GÜCÜMÜZ YOK’

Şehir hastanelerine aktarılan bütçeler nedeni ile şu an aynı büyüklükte yaşanacak bir salgını kaldırabilecek ne yeteri kadar hastane ne de sağlık personeli (sağlıkçılar) yok. Kriz planları önceden yapılıp her türlü salgın ve afete hazırlıklı olmamız gerekirken 6 Şubat depremi ne kadar yetersiz kaldığımızı gösterdi.

‘ULUSUMUZ CANIYLA BEDEL ÖDEDİ’

Salgın kötü yönetildi. Bedelini ulusumuz canıyla, uzun vadeye yayılan özgürlük kısıtlamalarıyla, çocuklarımız yarınlarıyla ödemek zorunda kaldı. Aşı ya da ilacı geliştirecek bir devlet kurumunun olmamasının, var olanların kapatılmasının bedelini yurttaşımız ne acı ki bugün canı ile ödüyor. Yaşamsal öneme sahip “ulusal aşı üretimi” konusunda gerekli ekonomik kaynak bir an önce ayrılmalı. Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin toplum sağlığının korunmasına katkı sunabilmesi için yeniden bağımsız yapısına kavuşturularak ivedilikle faaliyete geçirilmesi gerekli. Aşı ve serum üretimi konusunda başka ülkelere bağımlılığımızın azalması yalnızca salgın hastalıkların önlenmesini kolaylaştırmayacak ayrıca yabancı firmalara ödemek zorunda kaldığımız milli servetten de tasarruf edilmesini sağlayacak.

– Özellikle pandemiden sonra başlayan yeni bir sorun var mı?

Pandemi sürecinde sağlık emekçilerinin çok yoğun çalışmaları tükenmelerine sebep oldu ve istifalar ve emekli olanların sayıları arttı. Fakat bu ayrılışların yerine yeterli sayıda sağlık personeli (sağlıkçılar) ataması yapılmadı. Bu da sağlık sisteminin içindeki tıkanmaların kısır döngüye girmesine sebep oldu.

Sağlık hizmeti veren kamu kurum ve kuruluşlarının hizmet binalarının depreme dayanıklılığının kontrollerinin sağlıklı bir şekilde yapılması gerekli. Bu hem sağlık çalışanlarının hem de yurttaşların yaşam hakkı için olmazsa olmaz bir zorunluluk. Kaldı ki 6 Şubat depremleri de bu zorunluluğu acı bir tecrübeyle gösterdi.

– Pandemi sonrası sağlık sisteminde yapılan iyileştirmeler oldu mu, olası yeni bir salgına Türkiye ne kadar hazır?

Çalışma Bakanı Işıkhan: Sendikalarla istişare yapmadan adım atmamaya özen gösteriyoruz Çalışma Bakanı Işıkhan: Sendikalarla istişare yapmadan adım atmamaya özen gösteriyoruz

Pandemi sonrasında iyileştirmeler olmadığı gibi yaşananlar da unutulma noktasına geldi. Olası gelecek salgınlar için önceden tedbir alınmalı ve yapılacaklar planlanmalı. Salgın hastalıklar sebep olacakları bakımından etkin mücadeleyi gerektirir. Birey ve toplumun koruyucu tedbirler alması, tarama testlerinin temini ve yaygın kullanımı, ayırıcı tanıların hızla yapılabilmesi için etkin çalışmaların yapılması, temaslıların tespiti ve izolasyonu bilimsel veriler ışığında hızlıca düzenlenmeli. Korunma tedbirleri ve tedaviler devlet eliyle, eşit ve ayrım gözetilmeksizin yapılmalı. İdareciler, sağlık çalışanlarının haklarını gözetmeli, planlamayı onların görüşlerini alarak yapmalı. Uluslararası örgütlerle iş birliği içinde olunmalı.

- Sağlık çalışanlarının maaş ve sosyal hakları yeterli mi, iş güvenliği konusunda sıkıntılar yaşanıyor mu?

2021 ve 2022’de sağlık çalışanları kötü gidişler son bulsun diye pek çok eylem ve etkinlikle seslerini duyurmak için alanlara indi. Bunun üzerine Sağlık Bakanlığı, çalışanların çalışma koşullarını düzeltmek yerine 12 Ağustos 2022’de Ek Ödeme Yönetmeliği çıkardı. Bu yönetmelikle getirilmek istenen, daha çok çalıştırıp taban ek ödeme ve teşvik ek ödeme gibi yeni ödeme türleri ile sağlık emekçilerini susturmak, ilave ceza yöntemleri getirerek alanlara inmelerinin önünü kesmek oldu. Sağlık çalışanları arasında çalışma barışına zarar vermekten öte başka bir işe yaramayan ve “müjde” diye sunulan yönetmelikle, çalışanların hak ettikleri ücretler parçalı hale getirildi. Bu yönetmelik ile maaş – sabit ek ödeme – taban ek ödeme- teşvik ödemesi- nöbet ücreti gibi isimler altında farklı kalemlerde maaşlar alıyor, ancak bu farklı kalemlerdeki ödemeler emeklilik hesaplamasına dahil edilmiyor. Yalnızca kuru maaşlar emeklilik hesabına katılıyor. Bu bizim için bırakın yoksulluğu emekli olunca açlığa mahkûm edilmek anlamına geliyor ki bugün 30 yıl görev yapıp emekli olmuş bir hemşire 22 bin Türk lirası emekli aylığı ile yaşama tutunmaya çalışıyor. Bugün işe yeni başlayan, kamuda görev yapan, hekim dışı sağlık personelleri yoksulluk sınırının çok altında maaşlarla çalışıyor. Kaybeden yine sağlık emekçisi oldu. Sağlık çalışanları geçinemiyor, çocuğuna istediği eğitimi aldıramıyor ve en önemlisi de çocuklarını sağlıklı besleyemiyor.

– Doktor ve hemşireler başta olmak üzere binlerce sağlık çalışanı yurt dışına gitti veya gitmeye çalışıyor.  Bu gidiş, Türkiye’de ne gibi sıkıntılar yaratıyor?

Doktor eksikliği, hastaların uzun süre beklemesine, kanser gibi hayati önem arz eden hastalıkların tanısının konmasını geciktiriyor. Bu olumsuzluk bir yandan bireylerin sağlığını kötü etkilerken öte yandan toplum sağlığına da zarar veriyor; erken tanı ile kişilerin hayatını kurtarmak mümkün olabilecekken hem insanların yaşam hakkını elinden alıyor hem de milli servetin boşa harcanmasına neden oluyor.Mevcut hekimler sistemden kaçırılırken, yeni mezunlar yaşanan zorlukları bildiklerinden sisteme dahil olmuyor. Sonuçta yurttaşlar muayene olabilecekleri doktora ulaşmada zorluk yaşıyor. Sağlık sistemi tıkanma noktasına geldi.

– Doktor, hemşire ve sağlık çalışanı açığındaki durum nedir?

Verilere göre Avrupa’da kişi başına düşen doktor sayısının en düşük olduğu ülkelerden biri Türkiye. 100 bin kişiye 218 doktor düşüyor. 100 bin kişiye düşen hekim sayısını gelişmiş ülkeler seviyesine yükseltebilmek için en az 150 bin hekim daha sağlık sistemine dahil edilmeli. Sağlık sistemimizin diğer önemli parçası olan hemşirelik hizmetlerinde de gelişmiş ülkelerin çok gerisindeyiz. 36 OECD ülkesinde 1000 kişi başına düşen hemşire sayısı ortalama 8.8 iken Türkiye’de kişi başına 2.4 hemşire düşüyor. Bu rakamlara göre Türkiye'de bir hemşire başına düşen hasta sayısı 431 iken bu oran OECD ülkelerinde ortalama 102. Ülkemiz de şu anda istihdam edilen yaklaşık 200 bin hemşire olduğundan yola çıkarsak yine sağlık sistemimizi gelişmiş milletler seviyesine çıkarabilmek için yaklaşık 600 bin hemşire arkadaşımızı daha sağlık sistemine dahil etmemiz gerek.

- Sağlık emekçilerinin mesleki eğitim ve gelişim imkanları yeterli mi?

Ülkemizde sağlık sistemin de ki kötü gidişe maalesef eğitim sistemi de dahil oldu. Her ilde, her köşe başında üniversite açma sevdası eğitim kalitesini düşürdü. İçerisinde araştırmaların yapılamadığı, öğretim görevlisinin olmadığı, asistanlarının bulunmadığı özel üniversiteler ve meslek yüksekokullarında sağlık profesyonellerinin yetiştirileceği iddiası ile açılmış ve açılmasına izin verilmiş birçok kurum bulunuyor. YÖK sağlık eğitimleri konusunda standartları belirleyemedi. Yeterli akademik personeli ve hasta üzerinde pratik yapma olanağı olmayan üniversitelere sağlık bölümlerinin açılmasına izin verdi. Bu da okulda öğrenilmesi gereken birçok konunun sahada hizmet içi eğitimler ile tamamlanmasına neden oldu. Bugün tam donanımlı sağlık meslek mensubu yetiştirilmesi için acilen YÖK’ün her bir branş için asgari standartları belirlemesi, mevcut eğitim verilen üniversitelerde anabilim dalının açılmasını sağlamalı.